Sevdiklerinizle birlikte, sağlıklı ve huzurlu bir bayram geçirmeniz dileğiyle bayramınız kutlu olsun.
Selam ve saygılarımızla.
KLİMİK Derneği Yönetim Kurulu
Sevdiklerinizle birlikte, sağlıklı ve huzurlu bir bayram geçirmeniz dileğiyle bayramınız kutlu olsun.
Selam ve saygılarımızla.
KLİMİK Derneği Yönetim Kurulu
Dicle Üniversitesi İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı’ndan Sayın Prof. Dr. Mustafa Kemal Çelen kronik hepatit delta tedavisindeki yeni tedavi seçeneklerini ve ülkemizin tedavi verilerini aktarıyor.
Video İçin Tıklayınız
Antimikrobiyal direnç (AMD) ve iklim değişikliği, uzun süre bağımsız küresel sağlık tehditleri olarak değerlendirilmiştir; ancak bu derleme, her iki krizin birbirini karşılıklı besleyen, biyolojik ve sosyoekonomik düzlemlerde iç içe geçmiş mekanizmalar aracılığıyla birbirini şiddetlendirdiğini ortaya koymuş. Yazarlar, iklim-AMD ilişkisini destekleyen mevcut ekolojik ve klinik kanıtları sistematik biçimde sentezleyerek olası nedensellik yolaklarını ve mevcut kanıt birikiminin sınırlılıklarını kapsamlı şekilde incelemişler.
Artan çevre sıcaklığının AMD üzerindeki doğrudan mikrobiyolojik etkileri arasında, ısı stresinin bakterilerde SOS yanıt yolaklarını aktive ederek mutasyon sıklığını artırması ve plazmid aracılı horizontal gen transferi (HGT) oranını yükseltmesi yer almış; bu mekanizmalar direnç determinantlarının tür içi ve türler arası yayılımını hızlandırmıştır. Aynı zamanda osmotik ve kuruma (desiccation) stresine bağlı çapraz seçilim, direnç fenotiplerinin seçici baskı olmaksızın dahi mikrobiyel popülasyonlarda yerleşmesine zemin hazırlayabilmiştir. Bununla birlikte yazarlar, iklim değişikliğinin AMD üzerindeki baskın etkisinin bu doğrudan mikrobiyal mekanizmalardan çok dolaylı bir yolak üzerinden —yani artan bulaşıcı hastalık yükü aracılığıyla— tezahür ettiğini vurgulamışlar. Isınan iklim ve değişen yağış rejimleri, Anopheles ve Aedes spp. gibi vektörlerin coğrafi dağılımını genişleterek vektör kaynaklı hastalıkların yeni bölgelere yayılmasını kolaylaştırmış; aşırı hava olayları ise sanitasyon altyapısını tahrip ederek, zorunlu nüfus göçünü tetikleyerek ve sağlık hizmetlerine erişimi kısıtlayarak uygunsuz ve aşırı antibiyotik kullanımını pekiştirmiştir. Gıda güvensizliğinin artması hayvancılık sektöründe büyüme-destekleyici antibiyotik kullanımını teşvik etmiş, kronik ısı stresi ve hava kirliliği ise konakçı bağışıklık yanıtını baskılayarak bireyleri infeksiyon komplikasyonlarına karşı daha savunmasız kılmış ve daha uzun süreli, daha geniş spektrumlu antibiyoterapi gereksinimini beraberinde getirmiştir. Bu döngü; artan infeksiyon prevalansı, daha fazla ve daha uygunsuz antibiyotik kullanımı, direnç seçiliminin güçlenmesi biçiminde kendini yenileyen kısır bir sarmal oluşturmuştur.
Derlemenin en kritik katkılarından biri, mevcut kanıtın zamansal öncelik (temporality) ve nedensellik (causality) kriterlerini henüz karşılamadığını açıkça ortaya koymuş olmasıdır; iklim parametreleri ile AMD prevalansı aynı antropojenik baskılara paralel yanıt veriyor olabilir ve çoğu ekolojik çalışma korelasyon saptamakla kalmış, nedensel zinciri kanıtlayamamıştır. Bu nedenle yazarlar; insan-hayvan-çevre arayüzünü kapsayan entegre sürveyans sistemlerinin güçlendirilmesini, iklim kaynaklı vektör-aracılı hastalıkların aşı ve vektör kontrol programlarıyla baskılanmasını, aşırı hava koşullarında hızlı tanı kapasitesinin artırılmasını ve sıcaklık-HGT ilişkisini mekanistik düzeyde aydınlatacak deneysel çalışmalara yatırım yapılmasını önermişler.
Klinisyen ve klinik mikrobiyolog perspektifinden değerlendirildiğinde, bu derlemenin temel mesajı şudur: Antimikrobiyal stewardship programları, artık tek başına AMD kontrolü için yeterli değildir; infeksiyon hastalıkları topluluğunun iklim-sağlık politikası tartışmalarında etkin bir paydaş olarak yer alması, uzun vadeli AMD yönetiminin ayrılmaz bir bileşeni haline gelmiştir.
Kalanxhi E, Laxminarayan R. Climate change and antimicrobial resistance. Nat Rev Microbiol. 6 Şubat 2026.
Makale İçin Tıklayınız
Bu çalışma, karbapeneme dirençli Acinetobacter baumannii (CRAB) bakteriyemisine bağlı ölüm risklerini ve uygulanan antibiyotik tedavilerinin etkinliğini inceleyen çok merkezli, prospektif bir araştırmadır. İtalya’daki 52 hastanede yürütülen çalışmaya 398 erişkin hasta dahil edilmiş.
Araştırmada CRAB bakteriyemisinin yüksek ölüm oranlarına sahip olduğu gösterilmiş. Hastalarda 14 günlük ölüm oranı %22, 30 günlük ölüm oranı ise %27 olarak bulunmuş. Erkek cinsiyet, kronik böbrek hastalığı, septik şok ve daha önce A. baumannii kolonizasyonu bulunması ölüm riskini artıran başlıca faktörler olarak belirlenmiş.
Tedavi açısından en dikkat çekici sonuç, sefiderokol içeren tedavi rejimlerinin sağkalımı anlamlı şekilde artırmış olmasıymış. Özellikle sefiderokol kullanan hastalarda ilk 14 gündeki yaşam oranlarının daha yüksek olduğu saptanmış. Ayrıca sefiderokol ile fosfomisin kombinasyonunun klinik başarıyla ilişkili olduğu görülmüş. Buna karşılık tigesiklin içeren tedaviler 30 günlük ölüm oranı ile ilişkili bulunmuş.
Çalışma, CRAB infeksiyonlarının özellikle yoğun bakım hastalarında ciddi bir tehdit oluşturduğunu ve erken dönemde etkili antibiyotik tedavisinin önemini vurgulamış. Araştırmacılar, sefiderokolün umut verici bir seçenek olduğunu ancak optimal tedavi stratejilerinin belirlenebilmesi için daha fazla randomize kontrollü çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu belirtmiş.
Russo A, Gullì SP, Vena A, et al. Predictors of mortality and therapeutic efficacy in carbapenem-resistant Acinetobacter baumannii bacteremia. J Infect. 2026; 92 (5): 106742.
20 valanlı pnömokokkal konjuge aşının (PCV20) ABD’de 65 yaş ve üzeri yetişkinlerdeki gerçek dünya etkinliğini değerlendirmeyi amaçlayan bu retrospektif kohort çalışması, Medicare veri tabanındaki 16 503 552 bireyin verilerini incelemiş. Katılımcılar 1 Temmuz 2022 ile 30 Haziran 2024 tarihleri arasında takip edilerek, geçmiş aşı öyküsü olanlar veya veri eksikliği bulunanlar analiz dışı bırakılmış.
Analiz sonucunda, düzeltilmiş aşı etkinliği tüm invazif pnömokokkal hastalıklara karşı %25.6, tüm pnömokokkal pnömoniye karşı %23.3, tüm nedenlere bağlı pnömoniye karşı %15.2 ve alt solunum yolu infeksiyonlarına (ASYE) karşı %7.4 olarak bulunmuş. İlk takip yılı boyunca PCV20 ile ilişkili mutlak hız azalması ise 100 000 kişi-yılı başına tüm invazif pnömokokkal hastalıklar için 12.0, tüm pnömokokkal pnömoni için 12.8, tüm nedenlere bağlı pnömoni için 758.0 ve ASYE için 636.1 vaka olarak saptanmış. Araştırmacılar, PCV20’nin yaşlı yetişkinlerdeki koruyucu etkinliğine dair ilk gerçek dünya kanıtlarını sunan bu çalışmanın, özellikle tüm nedenlere bağlı pnömoni ve ASYE’lerde sağladığı vaka düşüşleriyle aşılamanın ilk yılında önemli bir halk sağlığı etkisi yarattığını ve bu sonuçların ulusal aşılama politikalarına rehberlik edebileceğini belirtmiş.
Miles AC, Vojicic J, Peyrani P, et al. Real-world effectiveness of 20-valent pneumococcal conjugate vaccine against all-cause outcomes among Medicare beneficiaries aged 65 years and older in the USA: a retrospective cohort study. Lancet Infect Dis. 2026: S1473-3099(26)00115-5.
İnterferon-γ salınım testi (IGRA) ve tüberkülin deri testi (TST) sonuçları negatif olan asemptomatik bireyler sıklıkla tüberküloza maruz kalmamış olarak kabul edilir. Bu çalışmada, periferik kanda akım sitometri (flow cytometry) ile antijenle stimüle edilmiş T-hücrelerinin tespiti yoluyla, IGRA(-)/TST(-) bireyler arasında daha önce potansiyel Mycobacterium tuberculosis (Mtb) maruziyeti olanlar ile olmayanların ayrımının yapılabileceği hipotezi sunulmuş.
TST/IGRA negatif olan ve Mtb maruziyeti riski taşıyan bireyler ile maruziyeti olmayan kontrol grubu bireylerinde, T-hücresi aktivasyon belirteçlerinin akım sitometrik multiparametre profili incelenmiş. Toplam 54 IGRA(-)/TST(-) birey çalışmaya dahil edilmiş; bunların 27’si daha önce Mtb maruziyeti riski taşıyan gruptan oluşmuş. Kantitatif IGRA sonuçları tüm hastalarda negatif olmasına rağmen, Mtb-spesifik region of difference-1 (RD1) peptit havuzu, mikobakteriyel antijenler (PPD ve MTB300) veya Candida antijenleri ile stimülasyon sonrası CD3/CD4+IFN-γ+HLA-DR+ T-hücrelerinin akım sitometrik profilinin, maruziyeti olmayan bireyler ile potansiyel maruziyeti olan bireyler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gösterdiği saptanmış (p<0,05). ROC analizinde PPD ve RD1 peptit yanıtlarının AUC değerleri >0,7 olarak bulunmuş (duyarlılık %55,5–74, özgüllük %66,6–85,1). Polifonksiyonel RD1-reaktif CD3/CD8+IFN-γ+TNF-α+ T-hücresi alt popülasyonunun varlığının da bu iki grubu anlamlı şekilde ayırt ettiği görülmüş (AUC 0,66). Diğer T-hücresi belirteçlerinde anlamlı fark saptanmamış. Antijen-spesifik IFN-γ+HLA-DR+ CD4+ T-hücreleri ile IFN-γ+TNF-α+ CD8+ T-hücrelerinin akım sitometri ile tespitinin, IGRA(-)/TST(-) bireyler arasında Mtb maruziyeti riski taşıyanlar ile taşımayanları ayırt edebildiği sonucuna varılmış. Bu immüno profilleme yaklaşımının, Mtb infeksiyonlarının tespitini iyileştirmede ve gelecekteki biyobelirteç çalışmaları ile aşı denemeleri için maruziyeti olmayan bireylerin tanımlanmasında faydalı olabileceğini belirlemek üzere daha kapsamlı validasyon çalışmalarına ihtiyaç duyulduğu belirtilmiş.
Pathakumari B, Gutierrez LE, Faisal SA, Sanchez PA, Daniel K, Van Keulen VP, Hilgart HR, Reddy MR, Theel E, Laniado-Laborin R, Clain JM, Peikert T, Bailey RC, Escalante P. Multiparameter antigen-specific immunoprofiling in subjects with negative IGRA and TST results with potential M. tuberculosis exposures. Front Cell Infect Microbiol. 2026 May 1; 16: 1837269.
Yazarlar bu çalışmada vasküler greft ve endogreft infeksiyonlarının (VGEİ) klinik ve mikrobiyolojik özelliklerini, tedavi yaklaşımlarını ve uzun dönem sonuçlarını tanımlamanın yanında mortaliteyle ilişkili prognostik faktörleri belirlemeyi amaçlamış. 2010-2023 yılları arasında kesin VGEİ tanısı alan hastaların tek merkezli retrospektif kohort analizi yapılmış. Çalışmaya katılan 171 hastanın medyan yaşı 71 [interquartile range (IQR): 64.0–77.5], hastaların 145 (%84.8)’i erkekmiş ve infeksiyonların çoğu ekstrakaviter greftleri kapsamış (134/171, %78.4). Mikrobiyolojik örnekler 158/168 hastada (%94.0) pozitif bulunmuş ve polimikrobiyal infeksiyon 69/168 (%41.1) hastada saptanmış. En sık izole edilen patojen Staphylococcus aureus olmakla birlikte, anatomik lokalizasyonun klinik ve mikrobiyolojik profili belirgin şekilde etkilediği görülmüş. Hastaların 96 (%575)’sı ayaktan antimikrobiyal tedaviyi tamamlamış; bunların büyük çoğunluğu oral tedavi ile yönetilmiş. Medyan takip süresi 36 ay (IQR:10-78) olarak kaydedilmiş ve kümülatif mortalite birinci yılda %25.7 (44/171), üçüncü yılda ise %41.5 (71/171) olarak gerçekleşmiş. Çok değişkenli analizde ileri yaş [“hazard ratio” (HR): 1.04/yıl; %95 güven aralığı (GA): 1.01–1.07], yüksek başlangıç C-reaktif protein düzeyi (HR: 1,05/mg/dL; %95 GA: 1.02–1.08) ve polimikrobiyal infeksiyon (HR: 2.22; %95 GA: 1.30–3.79), tüm nedenlere bağlı mortaliteyi bağımsız olarak öngörmüş. İnfeksiyonla ilişkili mortalite için de yüksek CRP [“subdistribution hazard ratio” (sHR): 1.08; %95 GA: 1.04–1.13) ve polimikrobiyal etiyoloji (sHR: 3.41; %95 GA: 1.15–10.10) bağımsız risk faktörleri olarak saptanmış. Tam greft çıkarılmasına kıyasla, parsiyel eksizyon [“odds ratio” (OR): 0.02; %95 GA: 0.01–0.09) veya greftin korunması (OR: 0.09; %95 GA: 0.02–0.37), klinik kür olasılığında anlamlı düşüşle ilişkili olarak görülmüş.
Sonuç olarak, VGEİ’de yüksek başlangıç inflamatuar yükü ve polimikrobiyal etiyolojinin kötü prognozla ilişkili olduğu belirtilmiş. Cerrahi ve ayaktan antimikrobiyal tedavi stratejileri olumlu sonuçlarla ilişkili bulunmuş; ancak bu bulguların çalışmanın gözlemsel yapısı nedeniyle dikkatle yorumlanması gerektiği vurgulanmış.
Sousa-Regueiro D, Alonso-Alvarez A, Balboa-Barreiro V, et al. Determinants of cure and survival in vascular graft and endograft infections: a 13-year single-centre cohort study. Clin Microbiol Infect. 2026: S1198-743X(26)00234-X.
“SCORPIO-PEP” olarak adlandırılan faz 3 klinik çalışması, SARS-CoV-2 virusuna maruz kalan bireylerde hastalığın gelişimini önlemek amacıyla kullanılan oral antiviral ilaç ensitrelvirin etkinliğini ve güvenliğini ortaya koymaktadır. Japonya merkezli Shionogi firması tarafından geliştirilen ve virusun replikasyonu için kritik öneme sahip 3C-benzeri proteaz enzimini hedef alan bu ilaç, COVID-19’un ev içi bulaşma zincirini kırmak için yeni bir stratejik yaklaşım sunmuş.
Haziran 2023 ile Eylül 2024 tarihleri arasında yürütülen çalışma, ev ortamında semptomatik bir COVID-19 hastasıyla (indeks vaka) temas eden, 12 yaş ve üzeri, semptomsuz ve test sonucu negatif 2387 katılımcıyı kapsamış. Katılımcılar, indeks vakanın semptomları başladıktan sonraki 72 saat içinde rastgele iki gruba ayrılarak bir gruba beş günlük ensitrelvir kürü (ilk gün 375 mg, sonraki dört gün 125 mg), diğer gruba ise plasebo uygulanmış. Araştırmanın birincil sonuçları, ensitrelvir kullanımının semptomatik COVID-19 gelişme riskini plaseboya kıyasla %67 oranında anlamlı derecede azalttığını göstermiş. Toplam 2041 katılımcılık ana analiz popülasyonunda, ensitrelvir grubundaki bireylerin sadece %2.9’unda 10. güne kadar semptomatik hastalık gelişirken, plasebo grubunda bu oran %9.0 olarak kaydedilmiş. Ağır hastalık riski taşıyan (yaşlılık veya kronik hastalık vb.) alt grupta ise sağlanan koruma daha da belirginleşerek %76’lık bir risk azalmasına ulaşmış; bu grupta ensitrelvir alanların %2.4’ü, plasebo alanların ise %9.9’u hastalanmış. Güvenlik profili açısından ensitrelvir genel olarak iyi tolere edilmiş ve plaseboyla benzer oranlarda yan etki göstermiş. Sıklıkla baş ağrısı, diyare, nazofarenjit, öksürük ve halsizlik gibi hafif yan etkiler görülmüş; tat alma bozukluğu (disgeuzi) bildirilmemesi hasta uyumu açısından avantaj sağlamış. Ayrıca katılımcıların %98’inden fazlasının çalışma öncesinde aşılanmış veya daha önce infeksiyon geçirmiş olması, ensitrelvirin mevcut toplumsal bağışıklıktan bağımsız bir ek koruma kalkanı sağladığını teyit etmiş.
Sonuç olarak bu çalışma, COVID-19’un ev içi yayılımını önlemede oral bir antiviralin birincil sonlanım noktasını karşıladığı ilk faz 3 araştırma olma özelliğini taşımaktaymış. Halihazırda Japonya’da onaylı olan ve FDA inceleme süreci devam eden ensitrelvir, maruziyet sonrası profilaksi (PEP) alanında önemli bir boşluğu doldurma potansiyeline sahipmiş. İlacın maruziyetten hemen sonra virus replikasyonunu bloke etme yeteneği, hem akut hastalığın ve uzun COVID (long-COVID) komplikasyonlarının önlenmesinde hem de hane içi bulaş hızını düşürerek toplumsal sağlık yükünün azaltılmasında stratejik bir adım olarak değerlendirilebileceği vurgulanmış.
Hayden FG, Shinkai M, Clark TW, et al. Ensitrelvir for covid-19 postexposure prophylaxis in household contacts. N Engl J Med. 2026; 394 (19): 1905-15.
ESCMID 2026 Yaz Okulu 28 Haziran-4 Temmuz 2026 tarihleri arasında Macaristan’ın Budapeşte kentinde yapılıyor. Deneyimli bir öğretim kurulu ve çeşitli Klinik Mikrobiyoloji (CM) ve İnfeksiyon Hastalıkları (ID) dersleri sunan programda katılımcılar atölye tarzı bir ortamdan faydalanacak ve bilgilerini pratik egzersizlerde uygulama fırsatı bulacaklar. Öğrenci sunumlarına özel bir bölüm ayrılacak ve tanınmış uzmanlardan gelen geri bildirimlerle kişisel deneyimleri paylaşma ve sunum becerilerini geliştirme fırsatı sunulacak. Aşağıdaki bağlantıdan koşulları gözden geçirip başvuru yapabilirsiniz.
Bağlantı İçin Tıklayınız